Bizim memleketin alametifarikalarından biridir; işletmenin “fakir”, işletme sahibinin ise “zengin” olması.
Elbette burada kastettiğim, işletme sahibinin gerçekten zengin olması değil. Asıl mesele, işletmenin kazancının önemli bir bölümünün yeniden işletmeye, markaya, teknolojiye, pazarlamaya veya büyümeye aktarılmaması.
Türkiye’de birçok işletme sahibi için işletmeyi büyütmek ve gelecek kuşaklara aktarmak yerine, mevcut düzeni sürdürmek daha öncelikli olabiliyor. Pazarlama, ürün geliştirme, pazar araştırması ve kurumsallaşma gibi alanlara yapılan yatırımlar da her işletmede yeterli düzeyde olmayabiliyor.
Bunun önemli nedenlerinden biri, işletmenin uzun vadeli bir yapı olarak değil, çoğu zaman sahibinin çalışma hayatıyla birlikte değerlendirilen bir iş olarak görülmesi.
Peki, köklü şirketlerde durum nasıl?
Dünyanın en eski şirketlerinden biri olan Japon inşaat şirketi Kongo Gumi’nin kökeni 578 yılına kadar uzanıyor. İtalya’nın dünyaca tanınan ateşli silah üreticisi Beretta’nın geçmişi ise 1526 yılına dayanıyor. Bu şirketlerin hikâyeleri, bir işletmenin yalnızca bugünün kazancıyla değil, nesiller boyunca oluşturduğu kurumsal hafızayla da değer kazandığını gösteriyor.
Çünkü bir işletme faaliyet gösterdikçe yalnızca para kazanmaz; aynı zamanda bir kültür, itibar, müşteri ağı, tedarikçi ilişkileri ve kurumsal hafıza oluşturur.
Bunların tamamı, bilançoda tek bir rakamla gösterilemese de işletmenin geleceği açısından önemli değerlerdir.
Üzücü olan şu ki, Türkiye’de birçok aile işletmesinin ikinci veya üçüncü kuşağa sağlıklı biçimde devredilebilmesi kolay olmuyor.
Bunun nedenlerinden biri de işletme sahiplerinin çocuklarına dair iyi niyetli yaklaşımı:
“Ben çektim, evladım çekmesin. Gençliğini yaşasın.”
Bu düşünce insani açıdan son derece anlaşılır. Ancak çocuk işletmeden tamamen uzak tutulduğunda, yıllar sonra devralması beklenen şirketle arasında doğal bir bağ ve deneyim oluşmayabiliyor.
Bir başka mesele de patronluk rolünün işyerinin dışına taşması.
İşletme sahibi evinde de “patron” ceketini çıkaramadığında, aile ilişkileri ile şirket ilişkileri birbirine karışabiliyor. Bu durum, çocukların aile işletmesine profesyonel bir gözle yaklaşmasını ve kendi sorumluluklarını zamanında üstlenmesini zorlaştırabiliyor.
Sonuçta mesele yalnızca bir şirketin çocuklara devredilip devredilmemesi değil.
Asıl mesele, bir işletmenin sahibinden bağımsız olarak yaşayabilecek bir kurum haline gelip gelmemesi.
Çünkü sermaye zamanla azalabilir, sahipler değişebilir, yönetimler değişebilir. Fakat doğru oluşturulmuş bir kurumsal kültür, güven ilişkileri ve itibar kuşaktan kuşağa aktarılabilir.
Belki de Türkiye’nin gözden kaçan meselelerinden biri tam olarak budur:
İşletme kuruyoruz ama her zaman kurum inşa edemiyoruz.
Oysa kalıcı şirketler yalnızca para kazanarak değil, kendilerinden sonra da yaşayabilecek bir yapı kurarak var olurlar.
Maya da tam burada devreye giriyor.
Maya yoksa yoğurdun oluşmasını beklemek mümkün değildir.
İşletmenin de geleceğe aktarılacak bir kültürü, sistemi ve kurumsal hafızası oluşturulmamışsa, yalnızca sahibinin emeğine ve kişisel ilişkilerine bağlı olarak ne kadar daha ayakta kalabileceğini takdir sizlerin.
