Selam kitap dostlarım.
Kitabı seven, edebiyata tutkun kişilerle buluşmak amacıyla çıktığımız bu yolculukta ilk romanımız, Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca eseri olacak. Her ay ufkumuzu açan, derinlemesine düşünmemizi sağlayan kitaplarla buluşacağımız bu köşenin uzun soluklu olmasını umuyorum.
Gelelim hikâyemize…
Bazı kitaplarda bir nesne yalnızca bir nesne değildir. Bir çıkrık, bir tezgâh, bir avuç tiftik ya da bir parça kumaş; bir toplumun bütün hikâyesini sırtında taşıyabilir. Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca romanı da tam olarak böyle bir hikâyenin peşinden gider.
Romanın merkezinde, geçimini el emeğiyle sağlayan Adaköy vardır. Fakat bu köyde bir gün yalnızca çıkrıklar susmaz; emek susar, umut susar, insanın kendi hayatı üzerindeki söz hakkı da susar.
Roman, Osmanlı döneminde Kastamonu vilayetinin Bolu sancağı çevresindeki Adaköy’de geçer. Köy halkının temel geçim kaynaklarından biri, tiftik keçilerinden elde edilen tiftiği işleyerek kumaş üretmektir. Bu nedenle çıkrıklar ve dokuma tezgâhları yalnızca birer üretim aracı değil, köylünün can damarıdır.
Romanın önemli karakterlerinden Dudu, köylülerin gözünde olağanüstü yeteneklere sahip olduğuna inanılan bir kadındır. Bir gece Hz. Ali’yi gördüğünü ve onun kendisine bir türbe yapılmasını istediğini söyler. Bu sözler, köyün diğer güçlü kadın figürü Esma Bacı tarafından da desteklenir. Dudu’nun evi yıkılır ve yerine bir türbe yapılır. Böylece Adaköy, kısa sürede yalnızca ekonomik değil, dinî ve toplumsal bir merkeze dönüşmeye başlar.
Fakat köyün asıl hikâyesi, görünürdeki bu mistik atmosferin altında başka bir yerden ilerlemektedir: Ekonomi.
Çünkü dışarıdan gelen ucuz fabrika kumaşları karşısında el emeğiyle üretilen yerli dokumalar tutunamaz hâle gelmiştir. Sanayinin acımasız gücü, el emeği karşısında büyük bir canavara dönüşmektedir. Köylünün emeği artık para etmemekte, yoklukla yüzleşen köylüler çıkış yolları bulmanın derdine düşmektedir.
Bu noktada romanın en önemli karakterlerinden biri olan Sıddıkzade ortaya çıkar. Sıddıkzade; ekonomik gücü elinde bulunduran, köylünün tiftiğini düşük fiyatlarla satın alan ve borç ilişkileri üzerinden insanlar üzerinde nüfuz kuran çıkarcı bir eşraftır. Köylünün çaresizliği onun için bir felaket değil, fırsattır.
Her şeye hükmetmeye alışmış Sıddıkzade’nin gözünde köylü ve sahip oldukları bütün değerler, alınıp satılabilecek birer metadır. Güzelliğiyle dikkat çeken Hatice’yle evlenmek ister. Ancak reddedilmesinin bedeli ağır olacaktır.
Romanın kilit karakterlerinden biri olan Hasan ise uzun süre gurbette kaldıktan sonra sevdiği Hatice’ye kavuşmak için köye döner. Ancak kavuşmaları kısa sürer. Yaşanan büyük kırılma, Hasan’ın dergâha sığınarak adaletsizliğe karşı yükselen tepkinin önemli figürlerinden biri hâline gelmesine yol açar.
Romanın asıl düğüm noktası, köylünün ürettiği malı artık satamamasıyla başlar. Bir zamanlar evlerden çıkrık sesleri yükselirken şimdi sessizlik vardır. Bu sessizlik yalnızca ekonomik bir değişimin sesi değildir; insanların alışkanlıklarının ve geleceğe dair umutlarının parçalanmasıdır.
Köylüler ellerindeki ürünleri satabilmek için İstanbul’a gider. Orada karşılaştıkları gerçek, Adaköy’deki yoksulluğun bir tesadüf olmadığını gösterir.
Hasan artık yaşananların arkasındaki ekonomik düzeni görmeye başlamıştır. Onun gözünde Sıddıkzade yalnızca köyün zalim ağası değildir; gücü elinde tutan, emeği sömüren ve güçsüzün çaresizliğini kâra dönüştüren bir figürdür.
Fakat insanların açlığı büyüdükçe yalnızca ekonomik öfke değil, inanç da devreye girer. Dudu ve Esma Bacı çevresinde toplanan köylüler, dergâhı bir sığınak olarak görmeye başlar. Dudu, halkın inanç dünyasında manevi bir figüre dönüşürken Esma Bacı, daha dünyevi ve iktidar arzusuyla hareket eden güçlü bir karakter olarak belirginleşir.
Romanın en dikkat çekici yönlerinden biri de bu iki kadın karakter arasındaki zıtlıktır. Dudu daha çok inanç ve maneviyat üzerinden hareket ederken Esma Bacı’nın kişiliğinde güç ve hükmetme arzusu ağır basar.
Böylece başlangıçta ekonomik bir sorun olarak ortaya çıkan mesele, giderek toplumsal ve siyasal bir çatışmaya dönüşür. Köylüler yabancı kumaşlara karşı çıkar, yerli üretimi savunurlar. Dergâhın çevresinde toplanan insanların sayısı artar. Sonunda hareket, Zülfikar Ordusu adı verilen silahlı bir direnişe kadar uzanır. Pazvantoğlu ve çevresindeki güçler de bu hareketin içinde yer alır.
Fakat burada romanın en acı gerçeği ortaya çıkar: Adaletsizliğe karşı başlayan bir hareket, güç ve iktidar tutkusu devreye girdiğinde kendi içindeki adaletsizlikleri de üretmeye başlar.
Direniş büyüdükçe kontrol zorlaşır ve devletin müdahalesi hızlanır. Pazvantoğlu’nun teslim olmasıyla direnişin gücü kırılmaya başlar. Ardından hareket dağılır ve devlet kuvvetleri bölgeye hâkim olur.
Hasan, Dudu ve Esma Bacı ise sonuna kadar direnir. Ancak bu direnişin sonu oldukça kanlı bitecektir. Büyük bir varoluş efsanesi, toplumsal bir yıkıma dönüşür.
Çıkrıklar Durunca, okunup bir kenara bırakılabilecek sıradan bir köy romanı değildir. Sadri Ertem, satır aralarında birçok sorunun cevabını aramaktadır:
Bir toplum kendi üretim gücünü kaybettiğinde ne olur?
Gücün birilerinin tekeline geçmesi nasıl sonuçlar doğurur?
Güce kafa tutan kişi, zamanla karşı çıktığı gücün kendisine dönüşebilir mi?
Bu nedenle romanı yalnızca “yerli dokumacılığın Avrupa malları karşısında çöküşü” olarak okumak eksik kalır. Asıl mesele, emeğin değersizleştiği yerde insanın da kendisini değersiz hissetmeye başlaması ve bu sürecin toplumu nasıl dönüştürdüğüdür.
Bir toplum kendi emeğine, üretimine ve insanına sahip çıkmazsa bir gün hangi çıkrıkların duracağını kim bilebilir?
Belki de romanın adı bu yüzden bu kadar güçlüdür.
Çünkü bazı sessizlikler, bir kitabın son sayfasında bitmez.
Çıkrıklar durduğunda aslında duyduğumuz şey sessizlik değil; bir toplumun yardım çağrısıdır.
Peki ya biz?
Yardım çağrılarını duyan tarafta mıyız?
Hadi, bunu da kendimize soralım…
Yeni bir yolculukta buluşmak dileğiyle…
Yazar: Müzeyyen ÖZKAN
